Okumalar

Kamusal alanda mimarlık, özellikle 19. yüzyıldan itibaren bir kimlik inşası aracı olarak kullanılmasıyla dikkat çeker. Yapılar, ulusun kendisini nasıl görmek ve göstermek istediğini, geçmişiyle nasıl bir bağ kurduğunu ve geleceğe dair nasıl bir vizyon ortaya koyduğunu da yansıtır; iktidarın ideolojik ve politik söylemlerini mekânda görünür kılan bir araç haline gelir. Osmanlı’nın son döneminde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında da bu durum farksızdır. 20. yüzyılda filizlenen ve literatürde “Birinci Ulusal Mimarlık Akımı” olarak anılan neoklasik üslup, Cumhuriyet’in

Edebiyat eleştirmenleri Susan Gubar ve Sandra Gilbert, edebiyat eleştirisi üzerine yazdıkları en meşhur ve kıta Avrupası feminist edebiyat eleştirisinin uzun yıllar başucu kitabı sayılan The Madwoman in the Attic: The Woman Writer and the Nineteenth-Century Literary Imagination’da[1] on dokuzuncu yüzyıl kadın yazarlarında kadınlık kurgusundan yola çıkıp  “evdeki melek” imgesini yakın okumaya tabi tutarlar. Bu inceleme kıymetlidir ve dönemi bağlamında bir ilktir. Özellikle Jane Austen, Bronte Kardeşler (Charlotte, Emily ve Anne Brontë), Emily Dickinson ve George

Antonin Artaud, düşüncesinin çokboyutluluğundan ötürü belirli bir konuma oturtulamamış, düşünce tarihinde yeri sabitlenememiş bir şahsiyet, figür. Tabii bundan kasıt, düşüncesinin bir merkezinin olmaması değil yalnızca. Örneğin Walter Benjamin söz konusu olduğunda olan şey gibi, düşüncenin bir “merkezi yapıt”ının yokluğundan söz etmiyoruz. Daha ziyade, bu düşüncenin pek çok formda belirmesinden bahsediyoruz. Artaud aynı anda romancı, felsefeci, şair, ruhbilimci, hatta oyuncu olarak görülebiliyor ki bunların hepsi ama tabii hiçbiri de. Benzer şekilde, bir tiyatrocu o fakat geleneksel

Fahrenheit 451, bir kitabın tutuşmaya başladığı sıcaklıktır. Kitabı, tepkimeye giren reaktif bir madde kılar. İçindeki karbonu karbondioksite, hidrojeni su buharına, kükürdü kükürtdioksite dönüştürür. Bunlar maddenin doğasına dair bazı değişmez gerçekler. Bir de insanın doğasına (varsa böyle bir şey) dair, çağlar boyu süregiden bir gerçek, bir utanç verici ritüel var: Kitap yakmak. Nedir bir kitabı şiddetli ısılarda tahripkâr değişimlere iten güdülenim? M.Ö. 200’lerde Çin Hanedanlığı niçin Konfüçyüsçü bilginlerin kitaplarını (ve bizzat kendilerini de) yaktı? 1200’lerin ortasında

Görünmez Kentler’in[1] Diomira’sına gelen gezgin, şehrin bütün güzelliklerine, tüm yolculukları sırasında karşılaştıklarıyla aşinadır. Aşinalığın getirdiği tanışık olma hissi, aynı akşamı daha önce yaşadığını ve o kez mutlu olduğunu anımsayan biriyle şehirde karşılaştığı an bozulur. Tanışıklık, yerini huzursuz (kitapta kıskançlık olarak geçer) bir hisse bırakır. Duygular arasındaki bu geçişi ortaya çıkaran tetikleyicinin ne olabileceğine dair düşünmek bana kalırsa oldukça ilgi çekici. Bende canlanan şekliyle gezgin, şehrin bir sakini olan anımsayan kişi karşısında, deneyimleyenden izleyici konumuna gelir. Anımsayan

Ahmed Midhat Efendi’nin 1882 yılında Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika edilen Dürdane Hanım eserinin baş karakteri Ulviye, Osmanlı edebiyatının ilk cross-dresser[1] “süper kadın”ı[2] ve anti-kahramanı olarak adlandırılabilirse, Virginia Woolf’un 1928’de yayımlanan romanıyla aynı ismi taşıyan karakteri Orlando da İstanbul’da cinsiyet değiştiren ilk roman kahramanı olarak tanımlanabilir. Ahmed Midhat öyküsüne, okuyucuyu Galata gece hayatı dekorunun ve medias res tekniğiyle kurgunun orta yerine bırakarak başlar. Ulviye Hanım’ın maceralarına ev sahipliği yapacak Galata ve çevresi yankesicilerin, katillerin, kapkaççıların ortalıkta cirit attığı, sokaklarında

2019 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi’nde düzenlenen Ulusal Hikaye Anlatıcılığı kongresinde, “Edebiyatta Çocuk Anlatıcı” başlığıyla sunduğum bildirinin ardından hiç beklemediğim bir soruyla karşılaştım: Çocuk edebiyatı savaş, göç, ölüm gibi zor konulara gerçekten yer vermeli mi? Çocuk edebiyatının “çocuğa göre” ve “çocuk gerçekliği”ne dayanıyor olması artık bilinen bir gerçek. Çocuğun algılarıyla şekillendirdiği kendi gerçeğinde ölüm de var ayrılık da. Bir dinleyicinin yönelttiği bu retorik soruya verilecek evet cevabından çok daha önemlisi sunulacak gerekçelerdi. Üzerine tezler yazılan, araştırmalar yapılan

"Amerika'da her zaman dipsiz bir duygusal yoksulluk ve insan hayatının, insan dokunuşunun uyandırdığı dehşet tarafından vurulmuşumdur. Neredeyse hiçbir Amerikalı kamusal duruşu ile özel hayatı arasında herhangi bir canlı, organik bağ kuramayacak gibi görünmektedir. Özel hayatın bu başarısızlığı, Amerikan kamu yönetimi ve siyah-beyaz ilişkileri üzerinde her zaman en yıkıcı etkiye sahip olmuştur. Amerikalılar öz benliklerinden bu kadar korkmasalardı, Zenci Sorunu dedikleri şeye asla bu kadar bağımlı olmazlardı."(James Baldwin, I Am Not Your Negro) Delilik, içinde bulunduğu topluma