Fahrenheit 451 ve Minör Mimarlık

Fahrenheit 451, bir kitabın tutuşmaya başladığı sıcaklıktır. Kitabı, tepkimeye giren reaktif bir madde kılar. İçindeki karbonu karbondioksite, hidrojeni su buharına, kükürdü kükürtdioksite dönüştürür. Bunlar maddenin doğasına dair bazı değişmez gerçekler. Bir de insanın doğasına (varsa böyle bir şey) dair, çağlar boyu süregiden bir gerçek, bir utanç verici ritüel var: Kitap yakmak. Nedir bir kitabı şiddetli ısılarda tahripkâr değişimlere iten güdülenim? M.Ö. 200’lerde Çin Hanedanlığı niçin Konfüçyüsçü bilginlerin kitaplarını (ve bizzat kendilerini de) yaktı? 1200’lerin ortasında Moğollar Bağdat’ın işgalinde niçin tüm kütüphaneleri yok etti (ve İslami Altın Çağ’ın sonunu getirdi)? Antik İskenderiye kütüphanesini kim, niçin yaktı? İspanyol psikopos Diego de Landa, niçin Maya elyazmalarını, İŞİD niçin Musul’un merkez kütüphanesini yaktı?

Ray Bradbury, 1930’ların Nazi kitap yakma seremonilerinden esinlenerek, itfaiyeyi sistematik şekilde kitap yakan bir kurum olarak kurguladığı “Fahrenheit 451” adlı kitabını yazdığı sırada Sovyetler’de Stalin’in baskıyla tutuklanan ve idam edilenler; Amerika’daysa komünizmden ödü kopan McCarthy’nin pervasız ve asılsız suçlamalarına maruz kalanlar vardı. Hükümetinin sert ve baskıcı tutumundan tedirgin olan Bradbury, 1956’da bir radyo röportajında, Fahrenheit 451’i ABD’deki kitap yakma tehdidi karşısında yazdığı açıklar.[1] İlerleyen yıllarda eserini, kitle iletişim araçlarının edebiyat ilgisini azaltması üzerine bir yorum olarak da nitelendirir[2] ki radyonun altın çağından televizyonun altın çağına atlanan bir dönemde böyle bir endişe taşıması hayli tabidir. Bu endişenin abartılı bir dışavurumu da Fahrenheit 451’de görülür.

Televizyon, haplarla birlikte, insanları uyuşturma aracı olarak kurgulanmıştır. TV programları; izleyicileri yeterli, akıllı ve “normal” hissettirmek adına onları cevaplara kolayca yönlendirir. Derin duygulara girmenin yasaklandığı ve toplumun belirli bir hoşnutluk düzeyinde tutulduğu bu evrende, kitaplar insanı asosyalleştiren ve üzgünleştiren yasa dışı nesnelerdir.

Matbaa yeni çıktığında da onun mimarlığın iletişimsel rolünü yok edeceğine dair endişeler vardı. Yeni medyaların iletişimsel rolünün potansiyeli, çağlar boyu muhafazakâr bir telaş ve ürkme fitilledi. 1831’de Victor Hugo, Notre Dame’ın Kamburu’nda, kitabın mimarlığı kısmen öldüreceğini beyan etmişti.[3] Hugo’nun tartışmasının odağındaki mimari nesne ise katedraldi. Katedrallerde bilgi paylaşımı hegemoniktir, mekânsallaşan öğreti tekildir, kilisenindir ama kitap, sunduğu çoğul ve çelişik mesajlar evreninde insanı merkezsizleştirir. Mesela kilise, dünya merkezli bir kozmolojik görüş dayatırken, kitaplar bunu güneş merkezli görüşlerle yanlışlayabilir. Kitap insana sonsuzca büyüyüp küçülen, bitimsizce genişleyen bir evrenin kapılarını açar. Çağlarca sabitlenmeye çalıştığı o sıkı zemini altından çekiverir. Bunu kabul etmek kolay değildir. Başıboşluktan hoşlanmayanlar kendilerine yepyeni sabitlik illüzyonları yaratabilir.

Bana kalırsa Bradbury; televizyonun katedral gibi işlemeye başlamasından, kitabın açtığı kapıları kapamasından endişelenir. Zira Fahrenheit 451 evreninde televizyon totaliter rejimin bir aracıdır ve mesajı tekildir. Öte yandan, mesaj ne kadar tekil olursa olsun, her zaman çoğul okumalara açıktır. Dolayısıyla televizyon ya da tüm totaliter araçlar, katedral ya da tüm mimarlık ürünleri, her zaman itaatsizlik imkânlarını da içinde taşır. Mimarlık kuramcısı Jill Stoner, 2012’de yayımladığı “Toward a Minor Architecture” (Minör Bir Mimarlığa Doğru)[4] başlıklı kitabında bu meseleyi ilginç bir kuramla açar. Stoner, Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin “minör edebiyat” kavramından yola çıkarak minör bir mimarlık kuramı geliştirmeye çalışır.

Stoner’a göre iktidar -mekânsal olarak- yukarıdan aşağı ya da aşağıdan yukarı işleyebilir. Yukarıdan aşağı işlemesi majör, aşağıdan yukarı işlemesi minör mimarlığı doğurur. Minör mimarlık, majör mimarlık pratiğinin gayrimeşru operasyonlarından gelişebilir. Gilles Deleuze ve Felix Guattari, “Kafka: Minör bir Edebiyat İçin” başlıklı kitaplarında “minör” olanın iktidar yapılarının altında var olmasına karşın olağanüstü bir iktidar potansiyeline sahip olduğunu açıklarlar. Stoner’a göre sadece majör bir mimarlık içinden gelişebilecek olan minör mimarlık, majörün hem fiziksel hem de sembolik kapitali içinde hareket eder. Minör mimarlık, majör mimarlığın bedenini kullanır. Minör mimarlığın hareketi “Öklitçi mekân geleneğinin çatlaklarından sızma” hareketidir. Stoner’a göre Marx 1848 devrimlerini Avrupa toplumunun kuru kabuğundaki “küçük çatlaklar” olarak değerlendirerek minör mimarlığın ortaya çıkabileceği bir ortam tanımlamıştır. Sınırlı, ölçülebilir, elle tutulabilir majör mimarlığın çatlaklarından cıva gibi akışkan minör mimarlıklar cereyan edebilir. Formsuz, maddesel olmayan mimarlıklar peyda olabilir ve böyle mimarlıkları anlamak için de yeni kavramsal setlere ihtiyacımız olabilir. Stoner bu tür bir mimarlığı edebiyatta bulmanın gerçek hayatta bulmaktan daha kolay olacağını da söyler. Edebiyatta mekânın ayrıcalıklı bir hareketlilikle tasavvur edildiği çokça eser vardır. Robbe-Grillet yazınında mekân karakter değiştirir, Proust yazınında mekân çağrıştırır, Poe yazınında mekân tehdit eder, Orwell ve Atwood’da mekân politize olur, Borges ile mekân canlandırılır. Kafkaesk mekânın ise bitimsiz kaçış olanakları vardır ancak hepsi kifayetsizdir.

Minör dil daima majör dilin ortasında, onun sunduğu koşul ve olanaklarla çalışır ama kısıtlandığı ölçüde majör dili yersizyurtsuzlaştırma potansiyeline sahiptir. Verili kullanımların tümünü krize sokabilir. “Sekansları titreştirmek, sözcüğü şimdiye dek duyulmamış iç yoğunluklara açmak; özetle, dilin gösteren-dışı, yoğun kullanımı” onu minörleştirir.[5] Dolayısıyla minör dilde konuşmak, ana dilinde yabancı gibi konuşmak ya da çocuk gibi, şizofren gibi konuşmak; dili bağırtmak, kekeletmek, sabuklatmak demektir. “Argo, dedikodu, fısıltı, ilenme, ağıt, duvar yazısı, hıçkırıktaki acı, gülümsemedeki kırıklık” ve nicesi minör edebiyatta şekillenir.[6] Deleuze ve Guattari’ye göre, Almanca kullanmak zorunda olan bir Çek Yahudisi olarak Kafka, içinde devindiği bu majör dili yersizyurtsuzlaştırarak minörleştirmiştir.

“Yersizyurtsuzlaştırma” kavramını anlamak için Deleuze ve Guattari felsefesinde düşünmenin başlı başına bir kendini yerinde hissetmeme hali olduğu vurgulanmalıdır. Aşkınlık yanılsaması yaratan her buluştan kurtulmaya çalışan bir felsefedir bu. Öğretiler fikirlere yurt kazandırmayı, onları kapamayı dener; oysa düşünmek köksüz, merkezsiz bir eylemdir. Düşüncenin hareketi köksapsı (rizomatik) olarak düşünülür. Deleuze ve Guattari şeyler arasındaki ilişkileri açıklamak için kök salan bir ağacın dikey ve doğrusal hareketine alternatif olarak “yeraltında yatay olarak büyüyen, dallanarak köklenen ve yeni filizler veren bitki sapı” olan köksapın yatay yayılım hareketini önerirler.[7] Tohum ile ağaç arasındaki neden sonuç ilişkisi kuşakları da birbirine bağlayan ilişkilere gönderme yapar (soyağacı modeli); köksap ise tohumundan değil, ortasından (milieu) taşar ve başlangıcı ya da sonu yoktur. Deleuze ve Guattari’nin köksap üzerine verdikleri örnekler arasında hayvan sürülerinin ve yeraltı gerilla tünellerin akışkan hareketleri vardır. Bundan hareketle Damian Sutton ve David Martin-Jones, 1960’lı ve 1970’li yıllarda Vietnamlı Vietkong gerillalarına ABD’nin “hava ve kara güçlerinden kaçma, silah ve yiyecek depolama ve taşıma, pusu kurmak için yığınak yapma ve kendilerinden daha üstün bir güçle karşılaşınca hızla gözden kaybolma” imkânı veren tünelleri referans verirler ve bunların “yeraltındaki” başka muhalif hareketlerin köksapsı hareketi için de mecazi bir anlam taşıdığına dikkat çekerler.[8]

Köksapın işleyişini anlatmak için kullanılan bu mekânsal örnek, bir minör mimarlık örneğidir. Jill Stoner’ın kavramsallaştırma sürecinde verdiği somut mimari örnekler ise hayli azdır. Daha önce de değinildiği üzere, örneklemesinde edebiyattan ilerlemeyi tercih eder. Gerçek hayattan verdiği az sayıda örnekten belki en çarpıcı Karakas’taki Torre de David’dir (David Kulesi). Günümüzde cebri icra, iflas, terk, doğal felaket, skandal gibi krizlerle ortaya çıkan muhtelif mimari metrukluk biçimleri var. Jill Stoner’a göre bunlar minör mimarlığın sızabileceği verimli çatlaklar yaratıyor. Adını Venezuelalı yatırımcı David Brillembourg’dan alan Torre de David de yapımı yarım kalmış bir gökdelen. 1990’lı yılların başında Latin Amerika’nın en yüksek yapılarından biri olarak inşa edilmiş ancak Brillembourg’un erken vefatından ötürü asla tamamlanamamıştır. Ekonomik büyümeyi simgeleyen kırk beş katlı bir finans merkezi olması beklenirken, iki bin beş yüz evsiz insanın barındığı bir işgal evine dönüşür. Asansörsüz, elektriksiz, su tesisatı olmadan ve trabzansız merdivenlere rağmen yirmi sekizinci kata kadar yerleşim sağlayan evsiz komünite, kendi kendinin çaresine bakan, deneysel bir ekoloji kurarlar.

Fahrenheit 451’in ana karakteri Montag’in kitap saklama operasyonları, majör mimarlığın bedeninde, yeni ve direnişçi kullanım alanları yaratan minör mimarlıklar olarak değerlendirilebilir. Montag; yerlerin, tavanların, bina içindeki çeşitli açıklıkların ve eşya içlerinin ezberini bozar. Majör mimarlığın demirbaşlarından buzdolabı ve televizyon, tüketim odaklı kullanımlarından saptırılarak gizli kitap depolarına dönüştürülür. Hikâyenin başında kıdemli bir itfaiyeci olarak deneyimsiz elemanlara verdiği eğitimde buzdolabı ve televizyonu en sık kullanılan rezervuarlardan olduğunu açıklayan Montag, hikâyenin sonuna doğru uzmanlık eğitimini, kitap saklamak için kullanır. Bireyin iktidarın dayattığını koşulsuz şartsız içselleştiren, pasif ve kısıtlı toplumsal aktörler olmadığını hatırlatır.

Jill Stoner’ın minör mimarlık kavramsallaştırmasında Michel De Certau’ya atıfta bulunması boşuna değildir. De Certau’nun “taktik” olarak adlandırdığı kurnaz başkaldırılar vardır. Ona göre kurnazlık zayıfın harcıdır, son çare olarak ona kalandır. Buradaki “zayıf” nitelendirmesine de aldanmamak gerekir; zira De Certau sıradan bireyi öncüleyen, onun elini kuvvetlendiren bir kuram sunar.[9] Örneğin basit bir kurnazlık gibi gözüken işten kaytarma, ya da De Certau’nün tabiriyle “işten çalmak” eylemi devrimci bir karaktere sahiptir çünkü çalışarak geçirilmesi gereken mesai süresini çalışıyor gibi göstererek işverene ait olması gereken emekten çalar. Bu bağlamda Montag’in sistemin içinde sisteme karşı işlemesi de taktikseldir. Jill Stoner’ın kitabında Montag’inkine benzer bir eylem cezaevindeki bir hücrenin tesisat boruları üzerinden kurgulanır. John David Morley’nin “In the Labyrinth” adlı romanında tesisat boruları duvarların engellemeye çalıştığına olanak verir: İki ayrı hücredeki mahkûmun birbiriyle konuşmasını sağlar.

Fahreneit 451’deki en ilginç taktiksel kullanım ise totaliter rejimden kaçanların oluşturduğu canlı kütüphanedir. Canlı kütüphane bir bina değil, bir topluluktur. Her bir üyenin farklı bir kitabı baştan sona ezberlediği bu komünite sakinleri, bedenlerini minör mimarlık sahasına dönüştürürler. Mimarlığın tamamlanmış bir nesne değil, salt eylemsel bir oluş olarak da vuku bulabileceğini gösterirler. Ezberlediği kitabın ve yazarının ismiyle çağırılan bu topluluk mensupları, iktidarın kitaplar üzerindeki yasağını, kitapları zihinlerine kazıyıp ve sözlü olarak aktararak aşarlar. Bu örnek Jill Stoner’ın kitabındaki bir başka örnekle de örtüşür. Stoner Lawrence Thornton’nın “Imagining Argentina” adlı kitabında bir gazeteci olan Cecelia Rueda, kapatıldığı hücreyi zihninde üç boyutlu bir deftere dönüştürür. Yeri, pencereleri ve mobilyalara yazılar atar. Bu yaratıcı taktikle yazma eylemine devam eder. Böylece yasaklı bilgileri muhafaza eden bir cisimsiz yapıya dönüşür hücre. Bir tür “hafıza sarayı” olarak minörleşir.


[1] NBS Radio News (1956).
[2] Johnston, Amy E. Boyle (2007). Ray Bradbury: Fahrenheit 451 Misinterpreted. LA Weekly website.
[3] Uğur Tanyeli (2016). Yıkarak Yapmak & Anarşist Bir Mimarlık Kuramı İçin Altlık. İstanbul: Metis Yayınları.
[4] Jill Stoner (2012). Toward A Minor Architecture. Cambridge: MIT Press.
[5] Gilles Deleuze & Felix Guattari (2015). Kafka / Minör Bir Edebiyat İçin. (Çev. Işık Ergüden). İstanbul: Dedalus.
[6] Mesut Aktay (2014). Her kuşak iktidarlara karşı kendi minör edebiyatını oluşturur. https://www.evrensel.net/haber/80283/her-kusak-iktidarlara-karsi-kendi-minor-edebiyatini-olusturur
[7] Damian Sutton & David Martin Jones (2013). Yeni Bir Bakışla Deleuze. (M. Özbank & Y. Başkavak, Çev.) İstanbul: Kolektif Kitap.
[8] a.g.e.
[9] Fatma Gaye Gökalp Yılmaz (2015). Almanya’da Yaşayan Türkiyelilerin Gündelik Hayat Pratikleri ve Taktikler: Almanya Aachen Örneği. Doktora Tezi. Muğla: Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi.

Kapak Görseli: Andrey Sokolov

Bilgi Üniversitesi’nde ders vermiştir (2017-2019). Sakıp Sabancı Müzesi’nde editör, Bahçeşehir Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Mimarlık doktorası adayı ve AICA üyesidir. Alâkadar’ın (2022) sanat yönetmeni, The Clocks’un (2021) yönetmenidir.

Yoruma yanıt