#KısaÖykü: Kırkyama

Sabahtan beri kırkyama örtüyü sabunlu soğuk suya batırıp batırıp çıkarıyorsun, şarap lekesi bir türlü çıkmıyor. Bu Kemal’in Karadeniz’in dalgaları gibi iniş çıkışları yok mu, insanın hakikaten dengesini bozuyor. Kemal tutkulu adam tabii; öfkesi de sevmesi de tutkulu. Masanın üstünden sana kontrolsüzce sarılırken, kulağına seninle bir ömür yaşamak istediğini fısıldarken, dirseği kadehe çarptığında şarabın örtüye dökülüşü hiç önemli değildi ki senin için. Sabah, belindeki gamzelerine bir öpücük kondurup giyinip gitmesi yok mu… Ne yapacaksın, salonun ortasında çıplak halde, dakikalarca masanın üzerindeki bu kırkyama örtüye bakakaldın. Sonra da örtüyü alıp, sabunlu suyla dolu leğene batırıverdin işte! Rahmetli anneannen Letafet Hanım, elleriyle dikmişti bu örtüyü. Galiba dokuz ya da on yaşındaydın örtüyü diktiği sıralarda. Üç koca eskitmiş güzeller güzeli Letafet Hanım, fiskos masasında yamaları birleştirirken neler anlatmıştı hatırlasana. Bir kere evlenmiş mutlu olamamış, ayrılmış. İkinci kocası da ilkinden daha iyi değilmiş. Hatta öbüründen beter çıkmış. Neyse ki çok yaşamamış. Üçüncü koca Adnan Bey, yani senin hiç tanımadığın deden, meşhur bir cerrahmış hani. Kaç hastanın derdine derman olmuş, Letafet’in kırgınlığına derman olamamış. O da ötekiler gibi kırmış kadıncağızın kalbini. Anlatırken bir an durmuş, derin bir nefes almıştı. Yamalı örtünün üzerine iğneyi iliştirip, örtüyü fiskos masasının üstüne bırakmıştı. Gözlerinin içine bakmış, “Ah kızım,” demişti, “işte yamalı bohça bu evlilikler! Adamların biri öbüründen daha iyi değil, hepsi aynı anlayacağın.”

Doğrusu bu ya o zamanlar pek bir şey anlamamıştın anneannenin bu söylediğinden. Kırkyama örtüyü bitirdiğinde örtünün bir ucunda da sen tutmuştun, fiskos masasına birlikte sermiştiniz örtüyü, dün gibi aklında. Akşam olunca kendine kahve, sana adaçayı yapardı ya, konuşup gülüşürken bazen dalıp giderdi o örtünün yamalarına. Sen de o yamalarda acaba neler görüyor diye nasıl merak ederdin… Kadıncağız öyle derin derin iç çekince soramazdın tabii. Kendi anlatırsa anlatırdı ancak. O günkü gibi.

Şimdi bakınca, bu kırkyama örtüyü suya her batırdığında erkek suratları beliriyor sanki üstünde. Ay ilk kocan Suat’ın yüzü mü o? İlk evliliğini yaptığında ne hayaller kurmuştun. Ömür boyu güveneceğin yoldaşın, sırdaşın olacaktı güya Suat. Üniversitede bir mitingde tanışmıştınız, sonra bir akşam birlikte afiş astınız duvara. Ortalık birden karışınca kollarının altına nasıl da alıverdi seni, koşa koşa bir apartmanın girişine sığındınız. Pişmiş soğan kokuyordu apartman. Göz göze geldiniz. Sonra birden öptü seni. O günden sonra pişmiş soğan kokusu hep çok güzel geldi sana. Bu öpücükten bir hafta sonra iki şahitle evleniverdiniz işte. Annen önce bozuldu tabii bu ani evliliğe ama sevdi onu, herhalde rahmetli babana benziyor diye. Belki sen de babana benziyor diye sevdin onu. Doya doya sarılamadığın babanı gördün onda. Ama baban, Suat gibi kaypak bir adam değildi ki. Sen beş yaşına girdikten iki gün sonra iş kazasında ölmeseydi, seni hep korurdu. Suat, arkadaşlarının örgüt evi basılınca bir gecede çekti gitti. Sen safsın Firuzan safsın! Adam aylar önceden planlamış gidişini, sahte pasaportunu ayarlamış. Seni hayatında yok sayarak kendine yol çizmiş. Senin, arkadaşlarının hapislere düşmesi, işkence görmesi kimin umurunda? Hâlâ bir gecede çekti gitti diyorsun! Çok kolay küllendi içindeki yangın sanki. Sende kül çok Firuzan Hanım, tekrar batır şu örtüyü. Bak bu seferde Ahmet’in yüzü belirdi sanki. Suat’ın gidişiyle yaralarını sarmaya çalışırken, annenin seni kurtarması için tuttuğu Avukat Ahmet az yardımcı olmadı sana.

Önceleri adam merhametli, işini de severek yapıyor diye düşündüğünden anlamadın ki. Meğer adam on dakikalık açık görüşlerde, sana tutulduğundan o kadar ilgiliymiş. Suat’tan sonra bir liman gibi gördün Ahmet’i, izdivacına talip olduğunda düşünmeden kabul ettin teklifini. Ne bilecektin adamın, anasının uydusu olduğunu. Hep ezdirdi seni anasına, anasının lafına bakıp yüzüne tokat bile yapıştırdı, unuttun mu. Aslında iyi oldu, o tokat bardağı taşıran son damla oldu da kurtuldun o akıl hastalarından. O tokat yüzünden bir de diş dolgunu kaybetmiştin, eh onu da iyi ki kaybettim dediğin oldu zaman zaman. Yoksa diş hekimi Kemal’i nasıl tanıyacaktın? Bazen, Kemal’in deli dolu halleri rahatsız ediyor seni. Şarap lekesi çıkmadı gitti örtüden! Acaba suya birazcık soda mı koymalı? Bu leke çıksa Kemal de çıkar mı hayatından acaba? Anneannen Letafet Hanım olsa, “Aman kızım adamın biri öbüründen daha iyi değil ki, kırkyama örtü bu evlilikler!” derdi. Tamam, hayatına giren adamların biri öbürünün üstüne yama gibi oldu. Ama hiçbiri belindeki gamzelerden öpmedi ki, kemiklerini kırarcasına sarılmadı ki sana. Kimse, yalap şalap yaptığın çubuk makarnayı bile böylesine iştahla yemedi. Bu leke varsın çıkmasın. Bu, kırk birinci yama olarak kalsın Letafet Hanım’ın kırkyama örtüsünün üzerinde.

Kapak Görseli: Hayv Kahraman

1985 yılında Fethiye’de doğdu. İzmir Kız Lisesinden mezun olduktan sonra Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Eskişehir Osmangazi Üniversitesinde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Yaratıcı yazarlık atölyelerine katılarak kısa öyküler yazmaya devam ediyor.

Yorum

  • Şubat 13, 2022
    yanıtla

    Periveş Hanım

    Çok güzel bir öykü.Emeğinize sağlık🌸

  • Nisan 25, 2022
    yanıtla

    Uğur kaya

    Öyküyü okurken,kırk yamalı bir örtünün içine düşüyor insan..

Yoruma yanıt