uretimhane-logo

Öğrenmeyi, düşünmeyi, üretmeyi, paylaşmayı seven insanların evi.

Katip Mustafa Çelebi Mah.
Küçük Parmakkapı Sk. No:15/4
34433 Beyoğlu/İstanbul
bilgi@uretimhane.com.tr
+90 212 232 87 49

Andrew Wyeth - Christina's World

Türkiye Sinema Anlatısında İlham ve Umut Veren Gizemli Kadın İmgesi


Hem böyle ilham verici hem de gerçek olamazsınız değil mi?

Sphinx’in bilmecesini çözerek kahramanlık anlatısını başlatan Oedipus mitinden, yola çıkmasına vesile olarak ulaşılması zor, hatta imkansız, hayali, bir dişil imge (Dulcinea) yaratan Don Quixote’ye kadar birçok temel anlatıda kadın; gizem unsurudur. Başarı/zafer/kahramanlık dışında bir anlatısı olmayan erkek ise kendi kimliğini oluşturmak adına kadının ‘ona göre’ zayıflığını ve gizemini kendine konu edinir.

Sinemada da kadın, avangardların doğuşuna kadar anlatının merkezi olarak değil, dramatik bir unsur olarak konumlandırılır. Türkiye sinemasında feminist teorinin geliştiği ve toplumsal cinsiyet konusunda tartışmaların yapılmaya başlandığı 80’li yılların sonunda bu konumu yıkma çabaları ilk kez görülür. Atıf Yılmaz’ın Adı Vasfiye (1985), Hayallerim, Aşkım ve Sen (1987) filmleri ve 2000’lerden Ezel Akay’ın Neredesin Firüze (2004) filmi bu duruma dair benzer bakış açıları taşır. Bu üç filmde de hayatlarında çıkmaza girmiş ve bir umut ışığına ihtiyaç duyan erkek karakterler, hayal-gerçek arasında var olan/var ettikleri kadınlarla, kendilerine yeniden tutunmayı çabalarlar. Peki, erkeğin onu çözme dürtüsünden öte, gizemli kadın imgesi temelde anlatı yapısını nasıl etkiler?

Anlatının Kurulumunda: Gizemli Kadın İmgesi

Atıf Yılmaz’ın Adı Vasfiye ve Hayallerim Aşkım ve Sen filmleri erkeğin özne olma mücadelesinin gizemli bir kadın üzerinden anlatıldığı filmlerdir. Kimliği şaibeli, gizemli kadın imgesini masalsı diliyle içeren Neredesin Firuze’de ise anlatıcı baştan beri kadındır ve seyirciye adeta izleyeceği tüm o erkek mücadelesinin kadınsız olamayacağını gösterir. Her ne kadar Firuze gerçek-hayal dünyasında gidip gelen bir şizofreni hastası olsa da…

Adı Vasfiye’nin “olmayan kadın”ı yokluğuyla hikayenin oluşunu mümkün kılar.[1] Hayallerim, Aşkım ve Sen’deki “oyuncu kadın” Coşkun’un hem hayali, hem gerçeğidir. Gerçeğinin varlığı ile kurmacasını, kurmacasının varlığı ile gerçeğini yadsır. Neredesin Firuze’de ise varlığıyla hikayeyi başlatan kadın, yokluğuyla hikayeyi ümitsizliğe sürüklerken son bir düş ile adeta hikayeye yeniden nefes üfler.

Sokaktaki bir afişte gördüğü kadının yüzüne, perdeyi kaplayıncaya kadar, yaklaşır yazar ve hikaye orada başlar: “Vasfiye, asıl adı Vasfiye…” Neredesin Firuze’deyse biri görülen diğeri görülme ihtimali bile heyecanlandıran iki gizemli kadın vardır. Anlatıcı Firuze, filme tam da bunun bir film olduğunu bize hatırlatarak başlar; “Aslında kendini kaptırırsan film mi gerçek mi anlayamaz olursun” der Firuze; o an kimin gerçek kimin kurmaca olduğunu bilemediğimiz masalsı giriş sekansında. Ferhat’ın billboard fotoğrafını alıp eve getirdiği Melek ise tüm gerçekliği ile ortada olsa da ulaşılamayan, eksikliği duyulan ve hayallerde var olandır. Hayallerim, Aşkım ve Sen’in Derya Altınay’ı zaten her gün filmi seyredilen bir kadındır. Coşkun’un bilincinde ve travmalı bilinç altında o filmlerdeki görüntüsüyle var olandır. 

Adı Vasfiye’de kadının sadece adı bilinir. İlhama ihtiyacı olduğunu düşünen yazar, duvarda resmini gördüğü bir kadından ilham alarak başlar hikayeye.

Hayallerim, Aşkım ve Sen’de hem çocukluk hem aşk hem de sosyal hayattaki pozisyonu açısından kendine bir motivasyon kaynağı, yeni bir benlik arayan Coşkun çocukluğundan beri hayallerle kendini hayatta tutar. Hayallerinin en büyüğü ise hem anne hem sevgili eksikliğini bir arada tamamlayacak olan Derya Altınay’dır. Bu hayal o kadar güçlüdür ki kadının kurmacasının gerçeğine müdahale etmeye çalıştığı bile görülür.

Neredesin Firuze’de, arızalı bir temsil olan, anlatıcı kadın Firuze temsilin kendisine yön verir. Arzu nesnesi olan ve ulaşılamayan Melek ise perde karardığı andan sonra bile hikayenin devam edebileceğine dair umut veren kişidir.

Kahramanın Yeniden Doğuşunda: Gizemli Kadın İmgesi

Hayallerim Aşkım ve Sen, meyhanede ‘acıların çocuğuyum…’ şarkısını söyleyen küçük bir çocukla açılır. Adı Vasfiye’nin girişinde yazar yazacak bir şey bulamadığından adeta kıvranır. Firuze’nin “Bir rüya ki orada hep şarkılar vardı… Müzik dünyası rüya gibi… ” açılışından sonra görülür ki ‘Umut’ Plak batmak üzeredir. In medias res başlayan her üç filmde de kahramanların mevcut sorunlu durumlarını kendi kendilerine çözemeyecekleri aşikardır. Belli ki kendilerini bulundukları durumdan kurtaracak bir meleğe, ilahi bir güce, mucizeye ihtiyaçları vardır. Ancak o zaman kendi benliklerini var edebileceklerdir.

Derya Altınay’ı oynadığı karakterler gibi hayal eden Coşkun, onun için bir senaryo yazarken de çocukluğundan beri gördüğü o hayallerin işe yarayacağını düşünür. Gerçek birine, onun geçmişteki hayaline rağmen, bir hikaye yazmak için Coşkun’un önce kendi geçmişinden sıyrılması gerekir. Ancak çocukluktaki aşkı Rukiye ile karşılaşıp, Derya Altınay’ı gerçekten yakında görüp tanımaya başlayınca senaryoyu ilerletebilir Coşkun. Yarattığı kadın karakter son kertede balkondaki, konuşmayan kadındır. Diğer hayallere benzemeyen bu kadın bir sese sahip değildir ancak iç sese sahiptir. “Elimde kalanlarla yeni bir hayat kurulabilir mi?” der kadının iç sesi. Bu tabii ki Coşkun’un kendi iç sesidir ve o da artık geçmişindeki yaraları iyileştirmeye hazırdır.

Vasfiye’yi her biri başka türlü anlatan erkekleri dinledikçe daha da meraklanan yazara, bir süre sonra, diğer anlatıcı erkekler Vasfiye’nin bir tanıdığı olarak hitap ederler. Vasfiye’nin gizemi onu kendi gizemine doğru çeker ve onun da kendini sorgulamasına neden olur.

Yazar da Coşkun da anlatının, anlatma isteğinin, kendini keşfetme ve kadının gizemini çözme gayretinin asla bitmeyeceğini bilir. Gerçeğe ulaşma uğruna hayallerindeki kadınları kaybetmeleri onları arındırır. Anlarlar ki gelecekte de düşleri hiç bitmeyecek, gizemi çözme arzuları hiç tükenmeyecek ve daktilo sesi hep devam edecek.  

İstanbul’daki ilk gecesinde, Ferhat’ın gözü eskisi sökülüp yenisi takılan billboarda takılır. Melek’in resminin olduğu reklamın sloganı “Seni Bekliyorum”dur. Belli ki İstanbul’da kalmak ve bu işte tutunmak ne kadar zor olursa olsun Ferhat’ın o ulaşılamaz kadına, Melek’e olan tutkusu onu dönüştürebilecek tek şeydir. Finalde, Firuze’den bekledikleri yardımı alamayan, Umut Müzik’tekiler topluca intihara kalkışmaya niyetlenseler de buna cesaret edemezler. Hepsi bir köşede sızmış yatarken hayal-gerçek arası bir sahnede son kez görülür “melek görünümlü” Firuze. Neredeyse uyanamayacak gibi olan Ferhat ise onu rüyasında görür ve ondan aldığı güçle uyanır. Artık yeniden hayata dönmek ve yeniden hayallere kapılma zamanıdır.

Anlatının Gerçek-Kurmaca İlişkisinde: Gizemli Kadın İmgesi

Firuze’nin şizofren olarak inşa edilmiş olmasına feminist kuram açısından bakıldığında, ataerkil toplumun kadınlardan beklentisi ve kadınların olmak istediği arasında yarattığı dikotomiye dikkat çekildiği ve bu durumun kadınların kişiliğinde bir bölünmeye neden olduğu görülür. Filmin ana kadın karakteri Firuze’nin şizofren olarak sunulması bu durumu imler ve filmin diegetic dünyasında bir çatlak hattı belirir: Firuze erkeklerin olmasını arzuladığı “rüya kadın”dır, “fallik arzunun kaynağı, sonsuza kadar kovalanan ve sonsuza kadar uzakta duran rüya kadın”.[2]

Firuze’nin şizofren olduğu gerçeğini öğrenince umutsuzluğa kapılan Ferhat hemen köşkten kaçar. Ona hayal kırıklığı yaşatan Firuze ise üzgündür. Hâlâ sözünü tutacağını iddia eder. Ferhat’a gerçeği söylediklerini anlayınca da gerçek-kurmaca karşıtlığı hakkındaki filmin önermesini dile getirir; “Gerçek nedir ki? Gerçekler söylenince artık hatırlanacak ne kalıyor ki geriye?”

Derya Altınay’ı yakından görme şansı olduğunu anlayan Coşkun ise bu karşıtlığa korkuyla yaklaşır. “Hep düş kurdum bugüne kadar iş gerçeğe dönünce korku basıyor insana…” der.

Gerçekle yüzleşmek her birey için olduğu gibi bu üç filmdeki kahramanlar için de zordur. Coşkun’un senaryoda yarattığı ve balkondan atlamasına engel olamadığı hayali kadın ölünce polis Coşkun’a “Onu sen mi öldürdün?” diye sorar. Coşkun da ağlayarak “Evet, ben öldürdüm” der. Çünkü o bir yazardır ve tabii ki hayalperesttir. Gerçekten kaçmak için gizemini asla çözemeyeceği kadına temsili kimlikler giydirmek de onu öldürmek de onun elindedir. 

Afişte gördüğü, adının Vasfiye olduğu iddia edilen, kadının peşinden filmin sonunda onun gerçekte çalıştığı pavyona kadar gider yazar. Vasfiye’ye son anlatıcının gönderdiği bir kağıdı uzattığında Vasfiye; “boş bu, yazmamışsın ki…” der. Artık yazarın hayalinde kurduğu dünyayı kağıda dökmesinin vakti gelmiştir.

Her anlatıda kahraman, yolculuğa devam etmek için, yani kendi gerçeğiyle yüzleşmek için temsili ölüme razı olmak zorundadır. Bunu göze alabilmek için ise onu yeniden doğuracak bir güce ihtiyaç duyar. Gizemli, gerçek-hayal arası, kahramana ilham veren kadın imgesi kahramanın kendiyle ilgili gizemini çözerek, kendi kusuruyla yüzleşmesinde ve benliğini inşa etmesinde önemli bir adım atmasını sağlar. Böylece gizemin taşıyıcısı kadın, anlatının/kurmacanın tam da kendisi olarak, kahramana da ve tabii yazara da yeni bir bakış açısı sağlar.


[1] Hayalet Ev, Asuman Suner, Metis Yayınları, 1. Basım 2006
[2] Popüler Film Anlatısı ve Gizemin Taşıyıcısı Kadın, Aslı Ekici, Moment Dergi-Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Kültürel Çalışmalar Dergisi 2016, 3(2): 319-338

Kapak Görseli: Andrew Wyeth (Christinas World)

Kadir Has Üniversitesi Film ve Drama Yüksek Lisans mezunu. Farklı topluluklarda yazar ve dramaturg olarak, Ayrıntı Yayınları’nda serbest editör olarak çalışıyor. Yayıma hazırladığı kitaplardan bazıları: Öyle ve Böyle (2019), Tiyatro Tarihi (2019), Markizm ve Kent (2019).

Yoruma yanıt