uretimhane-logo

Öğrenmeyi, düşünmeyi, üretmeyi, paylaşmayı seven insanların evi.

Katip Mustafa Çelebi Mah.
Küçük Parmakkapı Sk. No:15/4
34433 Beyoğlu/İstanbul
bilgi@uretimhane.com.tr
+90 212 232 87 49

Girift Benlik

Gündelik hayatta çoğumuz yaygın bir varsayım üzerinden yaşıyoruz. Varsayıyoruz ki bedenimiz tenimizde son buluyor ve varlığımız bireyselliğimizin sınırları içine mahkûm. Zannediyoruz ki benliğimiz ancak dış faktörlerden arındırılmış saf ve içe dönük bir çerçevede tanımlanabilir; içimiz ile dışımız arasında net bir ayrım var. Peki ya böyle bir ayrım yoksa? Ya bu genelgeçer varsayımlar birer yanılsamadan ibaretse? Ya bedenimiz tenimizde son bulmuyorsa; varlığımız bireyselliğimizle sınırlı değilse; benliğimizi içe kapanık halde tanımlamak zorunda değilsek?

Benliği kendi içine kapalı bireysel bir birim halinde değil, çevresiyle iç içe, etrafında ilişkiye girdiği tüm varlıklarla kurduğu etkileşimsel bir şebeke üzerinden, içeriden dışarıya taşan, dışarıdan içeriye nüfuz eden sayısız vektörle bir arada tanımlamak mümkün. Bu bedenimizi tenimizle sınırlamamak, bedenimizi üzerine etki ettiğimiz ve tarafından etkilendiğimiz tüm çevresel aktörleri kapsayan etkileşimsel bir güç sahası olarak tariflemek demek. Bu varlığımızı içe dönük değil, iç ve dış varsaydığımız sayısız boyutun iç içe geçmesi üzerinden kavramak demek. Bu sadece kendi saf varsaydığı özüne referans veren öznel bir benlik değil, evrenin her an bazı boyut ve parçalarını kendi içine dâhil edip, bazı boyut ve parçalarını dışına iten, çevresine bir bulut gibi yayılmış bir benlik tanımı demek. Bu perspektiften bakıldığında, varlığımız içkin olduğu evrene dinamik bir süreklilikle bağlı—kâh evrenin şu parçalarından oluşuyoruz, kâh bu parçalarından. Kâh evrenin şu kuvvelerini fiile geçiyoruz, kâh bu kuvvelerini. Tuhaf bir kavrayış bu. Benliğimizin şahsımızla sınırlı olmadığını bize hatırlatıyor. Benliğimizi evrenle hemhâl kılıyor. Benliğimizin girift olduğunu iddia ediyor.

Bu tür tuhaf tanımları ana akım düşünce güzergâhlarında bulmak pek mümkün değil. Bu tarz radikal tanımlar yeraltı düşüncesinin işi. Erken yirminci yüzyılın süreç filozoflarından Alfred North Whitehead, bu yeraltı düşünürlerinden biri. Whitehead’e göre beden ve çevre arasındaki çizgi varsaydığımız denli net değil: [1]

“Bedenimiz bireysel varlığımızın ötesine taşar… Beden dış dünyanın bir parçasıdır, dış dünyayla süreklilik arz eder. Bedenimiz dış dünyadaki her şey gibi— bir ırmak, ya da bir dağ, ya da bir bulut—doğanın bir parçasıdır. Gereksiz titizlikte bir kesinlik üzerinde ısrar edersek, bir bedenin nerede başladığını ve harici çevrenin nerede bittiğini tam olarak belirleyemeyiz. Bir molekül düşünün, milyonlarca yıldır etrafta dolaşan. Belki yolculuğuna çok uzak bir yıldız sisteminde başladı. Bu molekül bir bedenin içine girdiğinde—ki bu yenebilir bir sebze aracılığıyla olabilir veya ciğerlere doğru sızan bir hava parçacığı vasıtasıyla olabilir—hangi kesin noktada, ağızdan içeri girdiğinde veya tenden içeri emildiğinde, bedenin bir parçası haline gelir? Ve akabinde, hangi kesin anda, bedenin bir parçası olmaktan çıkacaktır? Bu konuda eksiksiz bir kesinliğe ulaşmak, söz konusu değildir.”

Bedenin nerede başladığını ve harici çevrenin nerede bittiğini tam olarak belirleyemeyiz, çünkü beden ve çevre arasında varsayılanın aksine kesin bir ayrım yok. Beden ve çevre kendi içinde tanımlı iki ayrı birim değil; beden ve çevre tek bir sürekliliğin iç içe geçmiş iki farklı tezahürü.

Felsefi sistemini varoluşun giriftliği üzerine kuran düşünürlerin başında, erken modern filozoflardan Spinoza geliyor. Spinoza’ya göre, varlığımızın tanımını bedenimizin uzamsal sınırlarına indirgemek kendimize yaptığımız bir haksızlık. Spinoza, doğadaki bir varlık “diğerlerinden azade bir biçimde, kendi içinde kavranamaz” diyor.[2] Spinoza’ya göre, biz ilişkisel yaratıklarız ve ilişkiler bizim dışımızda vuku bulan olaylar değiller, ilişkiler varlığımızın uzantıları. Ki Spinoza’nın hemzemin varlık düzleminde, biz demenin, sadece insanlar demek değil, meşe ağacından sincabına, gezegeninden molekülüne, disko topundan bilgisayar monitörüne dek evrendeki tüm varlıklar demek olduğu düşünülürse, evrendeki her varlığın kendi ilişki ağlarıyla hemhâl benliklere sahip olduğu anlamına geliyor bu kavrayış. Spinoza’nın bu bağlamda yaptığı en basit tanım şu: “Doğada var olan her şey diğer varlıklarla etkileşim halindedir.”[3] Bu sade tanımın Spinoza literatüründe dahi dikkatten kaçan radikal boyutunu ise Spinoza şu dipnotta açıklıyor: “Diğer varlıklarla etkileşim halinde olmak demek, onları üretmek ve onlar tarafından üretilmek demek.”[4] Yani benliğimiz sadece içerik olarak değil, üretim perspektifinden de etkileşimsel bir kurguya sahip. Etkileşime girdiğimiz her varlığı yeniden üretiyoruz; etkileşime girdiğimiz her varlık, bizi yeniden üretiyor.

Benliğin giriftliğini en çarpıcı şekilde ifade eden sanatçıların başında erken yirminci yüzyılın yazarlarından Virginia Woolf geliyor. Woolf’un eşsiz maharetini özellikle Mrs. Dalloway, Deniz Feneri ve Dalgalar adlı eserlerindeki karakterleri sislerle, bulutlarla, dalgalarla eşleştirmesinde görmek mümkün. Mesela şu pasajda, Mrs. Dalloway kendi benliğini alışılmışın dışında bir akışkanlıkta ifade ediyor:[5]

“Şimdi dünyada hiç kimse için budur ya da şudur demeyecekti. Kendini çok genç hissediyordu; aynı zamanda da tarif edilemez biçimde yaşlı. Her şeyin içinden bir bıçak gibi keserek geçiyordu; aynı zamanda da dışarıdaydı, seyirci kalıyordu her şeye. Taksileri seyrederken dışarıda, uzakta, ta deniz kıyısında ve bir başına olduğu duygusu vardı içinde sürekli; bir tek gün yaşamanın bile çok, çok tehlikeli olduğunu hissediyordu hep. Zeki, ya da çok sıradışı olduğunu sanmıyordu…. Hiçbir şey bilmiyordu; ne bir dil, ne tarih; kitap bile okumuyordu şimdi, yatakta okuduğu anı kitapları dışında; ama yine de kesinlikle sürükleyiciydi onun için bu; bütün bunlar; bu geçen taksiler; ve hem Peter, hem de kendisi için, artık ben buyum ya da ben şuyum demeyecekti…. Fakat bir biçimde Londra’nın sokaklarında, hayatın karmaşası içinde, burada, şurada, kendisi de hayatta kalmıştı Peter da, birbirlerinin içinde yaşamışlardı, kendisi bir parçasıydı, emindi buna, doğduğu yerdeki ağaçların bir parçasıydı; oradaki çirkin, yıkık dökük evin bir parçasıydı; hiç karşılaşmadığı insanların da bir parçasıydı; en yakından tanıdığı insanların arasında bir pus gibi yayılmıştı, onlar da kendisini ağaçların pusu kendi üzerlerine havalandırdığını gördüğü gibi dallarının üzerlerine doğru havalandırmışlardı, ki öyle uzaklara yayılıyordu, hayatı, benliği.”

Çarpıcı bir pasaj bu. İnsanın varlığını pus gibi ortama dağıtıyor; kendisini ağaçların, evlerin, başka insanların bir parçası kılıyor; benliğini ve hayatını havalandırıyor, uzaklara yayıyor.

Verdiğim örneklerden dolayı, girift benlik kavrayışının sadece birkaç dâhi filozof ve sanatçının erişebildiği, teknik uzmanlık veya özel yetenek gerektiren, seçkin bir kavrayışmış gibi algılanmasını istemem. Sürekli başımıza kakılan içe kapalı düşünce ve bireymerkezci davranış örüntüleri içinden, benliğin giriftliğiyle ilişki kurmak pek kolay değil elbette. Fakat yine de istisnasız hepimiz aslında hayatımızın farklı zamanlarında benliğin giriftliğinin farkına varıyoruz, değişen yeğinliklerde benliğin giriftliğini olumluyoruz. Bazımız için bu olumlama anı, konserde kendi benliğimizi ortama yayılı halde bulduğumuz, müzikle hemhâl olduğumuz an; bazımız için bir başkasıyla muhabbet ettiğimiz, öpüştüğümüz, seviştiğimiz, bir başka kişiyle birbirimize nüfuz ettiğimiz an; bazımız için bir düşünce sahasında, bir matematik formülünde, bir bilgisayar kodlamasında kendimizi kaybettiğimiz an; bazımız için kedilerle, kargalarla, hamamböcekleriyle cinsler ötesi ortaklıklar kurduğumuz an; bazımız için güneşin yoğun ışınlarına ve sıcaklığına vücudumuzu açtığımız an; bazımız için üzerinde sırt üstü süzüldüğümüz denizle bir olduğumuz an; bazımız için Londra’da, İstanbul’da, New York’ta bir sokakla, bir yapıyla, kentin bedeniyle iç içe geçtiğimiz an. Her birimiz böyle anlarda farkına varıyoruz aslında. Farkına varıyoruz ki benliğimiz içe dönük bir mahiyetle sınırlı değil. Benliğimiz evrenle hemhâl; benliğimiz etrafa pus gibi yayılı; benliğimiz girift.


[1] Alfred North Whitehead, Modes of Thought (New York: The Free Press, 1968), s.21. Türkçe çevirisini okumadım, ama tercih ederseniz, bkz.: Whitehead, Düşünme Biçimleri, çev. Yusuf Kaplan (İstanbul: Külliyat Yayınları, 2011).
[2] Baruch Spinoza, [E IVP2], yani Etika [Ethica] dördüncü kitap, ikinci önerme.
[3] Spinoza, [TIE 41], yani Anlama Yetisinin Düzeltilmesi Üzerine İnceleme [Tractatus de Intellectus Emendatione], kırk birinci paragraf.
[4] Bkz. Spinoza’nın aynı paragrafa verdiği dipnot.
[5] Virginia Woolf, Mrs. Dalloway (New York: Harcourt, 1963), ss.11-2. Türkçesi için İlknur Özdemir’in çevirisinden (biraz değiştirerek) faydalandım: Woolf, Mrs. Dalloway, çev. İlknur Özdemir (İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi, 2012).

Kapak Görseli:Kozmik Disko” (Diyagram), Tuğçe Kodalak

Pratt Enstitüsü’nde mimarlık kuramı dersleri veriyor. Cornell Üniversitesi’nde Spinoza ve mimarlık üzerine doktora yapıyor. Aboutblank mimarlık ve tasarım ofisinin kurucularından.

Yoruma yanıt