uretimhane-logo

Öğrenmeyi, düşünmeyi, üretmeyi, paylaşmayı seven insanların evi.

Katip Mustafa Çelebi Mah.
Küçük Parmakkapı Sk. No:15/4
34433 Beyoğlu/İstanbul
bilgi@uretimhane.com.tr
+90 212 232 87 49

Duyguları Tekleştirme Çabası çizimi

Duyguları Tekleştirme Çabası

Duyguların açığa çıkış şekli, yaşadığımız birtakım olayların vücudumuzda, mimiklerimizde zuhur ediş biçimidir diye düşünebiliriz. Peki herhangi bir duyguya nasıl girilir? O duyguya girmemize sebep sadece o an yaşadığımız olay/olaylar silsilesi midir; yoksa bu duygunun oluşmasına yol açan bir altyapı var mıdır? Bu duygunun tekliği veya süreğenliği olabilir mi, böyle bir durumun tek bir gerçekliği var mıdır? Bunu uyuşturucu kullanan insanlarda görebiliriz; belli bir süre içinde sürekli yaşıyormuş gibi olduğu duygunun aslında başka bir gerçeklik olduğunu. Tek bir gerçekliği olsaydı yoksunluğu bu kadar keskin olmazdı. Gerçeklik olarak kurguladığımız yaşantı tekleştirme üzerine ise, tabanındaki bu algı olmasaydı da yoksunluğunun aynı olacağını söyleyebilir miydik? Veya bağımlı olan insanlar farklı yaşam ortamlarında büyüselerdi, yine uyuşturucu bağımlısı olurlar mıydı? Acıdan kurtulmak için mi bir duyguda sabitlenmek isteriz, yoksa bunu öğrendiğimiz için mi?

Duyguların çeşitliliğinin tadına varmaktansa tek bir duyguyu ve tek bir duygu üzerinden var edilen gerçekliği sürekli yaşamayı seçerek dejenere oluruz. Burada tat kelimesini kullanmam biraz tuhaf gelebilir. Öyleyse sormak istediğim soru: Acının tadı var mıdır ya da hüznün? Hiç üzülmediğimiz, içimizin acımadığı bir dünyada mutluluğu hissedebilir miyiz gerçekten? Bu, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya kitabında, insanların tek bir duyguda sabit kalmaları için soma adında bir uyuşturucu kullanmalarına benzer. Bunu kullanmayıp duygusal çatışmalar veya mevcut durumla uyuşmazlıklar yaşayan birisine de soma kullanması salık verilir rahatlaması için. Peki biz ne istiyoruz; mevcut durumla, yaşadığımız sistemle uyuşmak mı?

Böyle olduğunu pek zannetmiyorum. Belki en çok korktuğumuz şey; toplumun süregelen kaygısız ve kayıtsızlığına katılmak. Biz değişim için ne yapıyoruz? Kendimizden başlayabiliyor muyuz mesela? Ne kadar çıkabiliyoruz sistemin tekilleştirme baskısından? Arkadaşınızın hayatındaki bir kişi biricik olur ve en çok karşı çıkanlardan biri olsa da arkadaşınız hiyerarşiye; kendi hayatında bu sistemi kurduğunun farkında bile değildir. Burada kastım eşit zaman paylaşma, eşit sevme, eşit … yapma değil; tabii ki her şeyi herkesle eşit, aynı şekilde yapabilmemiz olanaksız. Burada bahsettiğim hiyerarşi, “gözetme” dediğimiz, birbirimizi düşündüğümüz, hassasiyetlerimizin farkına varıp, karşılıklı ihtiyaçlarımızı giderebildiğimiz ilişkiler yerine; bir kişiye sadece bu imtiyazı tanıma. Buradan hareketle çoğaltmayı bilmediğimizi çıkarıyorum. Her şeyi ama hayatımızdaki her şeyi tekleştirmeye çalışıyoruz. İlişkilerimizi, duygularımızı, buna benzer birçok meseleyi kendi çoğulluklarından çıkarıp teke düşürmeye ve hep o teklikte sabit kalmalarını sağlamaya çalışıyoruz. Peki ama neden, nasıl? Bunun için belki de önce başladığımız yere, duygulara dönmemiz gerekiyor. Kültürel olarak nasıl kurulduğuna -neticede dünyadaki tüm insanların duyguları yaşayış şekli farklı- bakmadan da duyguları anlamak, nasıl yaşadığımızı, neye koşullandığımızı görmek zor. Ortada bir dil oyunu olduğu kesin fakat Wittgenstein’ın da bahsettiği gibi bunun kültürle çok ilişkisi var.

Duyguları anlamaktan başlayalım önce. Duyguları nasıl anlarız peki sözlü bir şekilde ifade edilmemişse? Bazen kendimi, karşımdaki insanın mimiklerini takip ederken yakalıyorum. Onun tepkisine göre şekilleniyorum çünkü, özellikle de bu kişi bir aile bireyinizse. Bunun nedenini sorgularken aklıma bebeklik geliyor. Bebeklerin, yetişkinlerin her mimiğini takip edişi ve ona göre tepki verişleri… Tabii ki yetişkinler de bebeklerin mimiklerini takip edip onların ihtiyaçlarını karşılarlar ki; karşılamalıdırlar. Fakat odak bebekmiş gibi gelirken bu meselede aslında odak yetişkinlerdir. Muhtaç olan birey -ki burada muhtaç olan bebektir- karşısındakinin/karşısındakilerin duygularına göre hareket etmeyi öğrenir. Karşısındaki gülüyorsa, o an yapmakta olduğu harekete devam eder, kızıyorsa sadece o hareketi bırakmakla kalmaz, ağlar; o hareketin, karşısındaki kişide uyandırdığı tepkiyi beğenmez. Beğenmez fakat bu tepkiye/tepkilere göre şekillenir, yani etrafındaki insanların müdahaleleriyle değişir. Heinz Hartmann bunu şöyle açıklar: “‘Normal’ gelişimin çizgilerinin kesin olarak çizilmesinin güç oluşunun nedenlerinden biri de biyolojik ve toplumsal etmenlerin zamanla birbirlerine dönüşmesidir; açık ki insanda (toplumsal çevreden etkilenmemek anlamında) sekteye uğramamış gelişim diye bir şey olamaz. Sonuçta, eğiticilerin edilgin davranışları etkin davranışları kadar, aydınlanmama aydınlanma kadar, yorumsuzluk yorum kadar, yasaksızlık yasak kadar vb. ‘müdahale’dir.”[1] İşte biz de gerek aile içinde gerekse de eğitim hayatımız boyunca tekilleştirilmek üzere eğitiliyoruz. Hâlbuki skala biz her ne kadar tekleştirmeye çabalasak da kendi içinde bile tekil değerlere dönüşemez.

Duygu skalasına baktığımızda aslında çok geniş olduğunu görürüz. Ne 0 ile 10 ne 1 ile 100 arasında net ve sabit bir sayı/değer/ifade ile tanımlayabiliriz. Buna rağmen tanımlamaya çalışır, üstelik tanımlayamadığımız yetmediği gibi herhangi bir duyguyu herhangi bir değerde sabitlemeye çalışırız. Tanımlayabilmek önemlidir, tanımlayıp onu bir yere koyup akışta devam edebilmemiz için. Hayatımızda ilişki -sadece sevgililik mahiyetindeki ilişkiden bahsetmiyorum- anlamında birini sabitlemeye çalışmamız yetmez, onunla yaşadığımız duyguyu da sabitlemek için uğraşırız. İşte bu tamamen yazının başında da anlatmaya çalıştığım uyuşturucu mantığı ile işler. Her defasında sabitlemeye çalıştığımız noktanın biraz daha yukarısına çıkmak isteriz; biraz daha, biraz daha derken taraflardan biri dayanamadığında ortada o ilişkiye dair sabitlemeye çalışılan duygu kalmaz. Bunun ardından yoksunluk başlar. Aşırı dozda yaşanılmaya çalışılan duygunun eksikliği aynı uyuşturucu gibi yeniden ve yeniden yaşanma isteğini getirir. Bu noktada tuzağa düşmüş oluruz: Tekleştirme tuzağına. Bunu yapamadığımızda tamamen duygusuzlaşmaya da gidebilir, bütün ilişkilenmelerden de uzaklaşabiliriz. Bu da aslında duyguları konuşabilme cesaretinin eksikliğine ek olarak, yakınlık kurma cesaretinin yok olmaya başladığının göstergesidir.

Rollo May bunu şöyle açıklar: “Cesaretin üçüncü çeşidi de yukarıda açıkladığım duygusuzluğun karşıtıdır; bunu toplumsal cesaret olarak adlandırıyorum. Toplumsal cesaret diğer insani varlıklarla ilişkiye girme cesaretidir -kişinin anlamlı bir yakınlık kurma umuduyla tehlikeye atılabilme yetisi. Kişinin kendini, artan bir açıklığı talep eden bir ilişkiye, belli bir zaman süresi içinde yatırabilme cesaretidir.

Yakınlık cesaret gerektirir, çünkü risk kaçınılmazdır. İlişkinin bize nasıl etki edeceğini daha baştan bilemeyiz. Kimyasal bir etkileşim gibi birimiz değişirse, ikimiz de değişeceğiz. Kendimizi gerçekleştirirken gelişecek mi, yoksa yıkılacak mıyız? Emin olabildiğimiz tek şey, eğer kendimizi ilişkiye, iyisine kötüsüne, tüm varlığımızla bırakırsak bundan etkilenmeksizin çıkamayacağımızdır.”[2] Buradan önümüze her çıkan ilişkiye atlamamız gerektiği gibi bir yargı çıkarmıyorum. Böyle bir cesaretin çok yara açabileceğinin farkındayım. Vurgulamak istediğim, gerek sevgililik gerekse de arkadaşlık olsun, birbirimizin gerçekliklerinin de birbirine dokunabileceği ilişkiler kurabilme cesaretini gösterebilmek. Hayattaki hiçbir şeyden etkilenmeksizin çıkamayız, yine de bazı şeylerde daha korkak olur, konfor alanlarımıza sığınırız konfor alanlarımızın bazı gerçekliklerde bir konfor sağlamadığını bile bile. Duygularımızı kabullenip onlarla yüzleşemediğimiz için başkalarının da duygularını açıklamasından rahatsızlık duyabiliriz. Çünkü bu bizde bir yerlere tekabül eder. Değişmektense değiştirmeye çalışmak ya da kaçmak daha kolay gelir bu nedenle. Fakat asıl olan kaçamadığımızdır, kaçtığımızı sanmamız. Duyguları konuşamadığımızda, onların adını koyup bir kenara kaldıramadığımızda -bunu tekrar ve tekrar yapmamız gerektiğinden bahsetmiyorum bile-, onları her olayın hatta alakasız da olsa her durumun içine taşımış oluruz ve ne yazık ki bunu yaparken farkına bile varmayız.

Neyden kaçıyoruz peki? Sanırım en çok acıdan. O zaman acıdan başlayalım. “Felsefe somut gerçeklikten yola çıkmalı ve sonra tekrar somut gerçekliğe dönmelidir. Felsefenin hareket noktası öyle bir nokta olmalıdır ki, kişi bu noktadan başka noktadan başlayamasın. Başka hiçbir şeyden değil de yalnız ondan başlamamızı zorunlu kılan, kendini kayıtsız şartsız üstümüze dayatan bu nokta, acıdır. Acı, ondan yola çıkmamızı gerektiren somut noktadır. Ve, acının karşısında aradığımız da mutluluktan başka bir şey değildir. Tüm düşünce, acı ve mutluluğun somut kutupları arasında kuşatılmıştır.”[3] Rolla May’in bu sözlerine bir yandan katılmakla birlikte, sadece iki kutup arasında devinmeyi doğru bulmuyorum. O zaman huzuru nereye koyacağız örneğin, hüznü ya da? Hüznün de bazen kendi içinde bir mutluluk barındırdığını söyleyemez miyiz? Acıdan başlayalım, bununla birlikte her duyguyu konuşalım, onu önemli kılalım. Her şey ama her şey bir akış içinde. Denge, terazinin iki kefesinde değil; tam da bütün bu akışın sonsuz olasılıkta gerçekleştirilme biçiminde. Bu nedenle duyguları konuşma cesaretini gösterebilmek önemli diye düşünüyorum.

Konuşma cesareti olmaksızın herhangi bir ilişkinin bağımlılığa dönmesi an meselesi. “Cesaret, sevgi ve sadakat gibi diğer kişi değerleri arasında yer alan bir erdem ya da değer değildir. Cesaret tüm diğer erdemlerin ve kişi değerlerinin altında yatan ve onlara gerçeklik kazandıran temeldir. Cesaret olmaksızın sevgimiz salt bağımlılık olarak solar. Cesaret olmaksızın sadakatimiz uyumculuk hâlini alır.”[4] Konuşamama durumunun birçok nedeni var. Ancak çoğu zaman karşıdakinin tepkisinden korktuğumuz için konuşamıyoruz. Bunu yaparak da yine kendi duygularımızdan, onları konuşmaktan kaçmış oluyoruz. “Birisi bizi kırdığında ya da bize kötü davrandığında, genellikle öfke ya da sessizlikle tepki veririz. Bu şekilde tepki vermek normaldir ama böyle yaptığımızda diğer kişiyi ferahlatabiliriz. Kendimizi koruduğumuzu hissederiz ama aslında başkalarının güç bir konuşmada kendilerini nasıl idare edeceklerini ve ne kadar rahatsız olacaklarını düşünerek daha fazla endişelenebiliriz.”[5]

“Bizi sohbetlerimiz yaratır. Konuşmalarımız ve sessizliğimizle, benliğimiz küçülür ya da büyür. Konuşmalarımız ve sessizliğimizle, öteki kişiyi küçültür ya da büyütürüz ve aramızdaki olasılıkları daraltır ya da genişletiriz. Sesimizi nasıl kullandığımız, ilişkimizin niteliğini, dünyada kim olduğumuzu, dünyanın ne olduğunu ve neye dönüşebileceğini belirler. Açıkçası, burada çok şey değişime açıktır.”[6]

İnsanlar; bazen etraflarında dönenip durduğumuz, bazen kırıldığımız, bazen derdimizi anlatamadığımız, zaman zaman çokça anlattığımız, yine de onlarsız yapamadığımız insanlar… Zamanla kayıp gidenler, tekrar dönenler, unutamayanlar, unutup da ara ara hatırlayanlar… Hiçbir ilişki aynı şekilde devam etmiyor, deviniyor, döneniyor, başkalaşıyor. Asla tek bir taraf yönlendiremiyor her ne kadar bazen biz öyle sansak da, her şey karşılıklı oynanıyor; katılanlar, katılmayanlar, uzak duranlar, risk alanlar… Alt metinler, arka planlar, kuranlar, kurulanlar, açık olanlar, açıklıklar, her daim kendini kapatanlar, bir çıkmaza bulananlar… Ama en önemlisi beklentiler, beklememeler, beklemeyi bırakanlar… Her daim enerjinin döngüsü değişiyor. Beklediğinde, beklemediğinde, beklemeyi bıraktığın anda… Kastım, herkesle aynı ilişkiyi, iletişimi veya duyguyu paylaşabiliriz değil; tam da her anın, her kişinin, o kişi/kişilerle paylaştıklarının farklılığı ve bu farklılıkların ne kadar güzel olduğu…


[1] Heinz Hartmann, Ben Psikolojisi ve Uyum Sorunu, Çev: Banu Büyükkal, Yay: Hayrullah Doğan, Metis Yayıncılık, 2004, s.86
[2] Rollo May, Yaratma Cesareti, Çev: Alper Oysal, Metis Yayıncılık, 2018, s.46
[3] a.g.e, “İkinci Basıma Sunuş, René Le SENNE, La découverte de Dieu”, s.7
[4] a.g.e, s.42
[5] Harriet Lerner, Bağlantı Dansı, Çev: Filiz Nayır, Varlık Yayınları, 2014, s.75
[6] a.g.e, s.233

Kapak Görseli: Melody Hansen

Dil, iletişim, dayatılmış cinsiyet normları, iktidar gibi konular üzerine denemeler, şiirler, norm dışı hikayeler yazmaya çalışıyor. Aynı zamanda hayvan hakları ile ilgili eğitimler yürütüyor.

Yoruma yanıt