uretimhane-logo

Öğrenmeyi, düşünmeyi, üretmeyi, paylaşmayı seven insanların evi.

Katip Mustafa Çelebi Mah.
Küçük Parmakkapı Sk. No:15/4
34433 Beyoğlu/İstanbul
bilgi@uretimhane.com.tr
+90 212 232 87 49

Annenin Hikayesi

Kırmızı Başlıklı Kız masalının en eski versiyonunun Fransız yazar Charles Perrault’nun kaleme aldığı 1697 tarihli masal olduğu bilinir. Oysaki Perrault’dan çok önce Fransız kırsalında anlatılagelen Conte de la mere-grand (The Grandmother’s Tale) masalı Fransız folklorüne ait en eski Kırmızı Başlıklı Kız anlatısıdır. Bu en eski anlatıda ana karakter ne kırmızı bir başlık takar ne de yoldan geçen bir avcı tarafından kurtarılır. Kurallara uymanın ve itaatkar olmanın alt metin olarak verilmediği bu versiyon tam anlamıyla bir kadın anlatısıdır.

Sıcak ekmek ve bir şişe sütle büyükannesinin evine gönderilen köylü kız yolda bir kurt adamla karşılaşır. Köylü kız bir yol ayrımına varmıştır ve kurt adam kızın bu iki yoldan hangisini seçeceğini merak etmektedir. Fransız sözlü geleneğinde yollardan biri toplu iğne (path of pins), diğeri ise dikiş iğnesi (path of needles) sembolleriyle verilmiştir ki her iki sembol üzerinden kadınlık dönemine geçiş ve cinsellik vurgulanır. Anlatıda kurt adamın kıza, öldürdüğü büyükannenin etini ve kanını sunması ve kızın bunları yemesi iki kadın bedeninin iç içe varlık göstereceğini ve büyükannenin varlığının kendi neslinden bir başka kadın tarafından devam ettirileceğini ifade eder. Kurt adamın ziyafet sofrasında kız, cesur tavırlarıyla dikkat çeker. Öyle ki sofranın hemen sonrasında yatağa davet edildiğinde kıyafetlerini yavaşça ve meydan okuyan bir tavırla tek tek çıkarır. Kurt adamı kandırarak ölümden ve bir erkeğin bedeni üzerinde kuracağı tahakkümden kaçan kızın hikayesi, çok sonra Perrault ve Grimm Kardeşler tarafından değiştirilerek günümüzdeki didaktik ve ataerkil metin halini alır.

Sözlü gelenekteki büyükanne anlatısının değiştirilme sebeplerinin başında elbette ahlaki endişeler yer almakta. Meydan okuyan, kendi doğrularını savunan, cüretkar kadın karakterlerin yerine itaatkar, düzeni koruyan, uyumlu kadın tasvirleri eğitimciler, din adamları ve politikacılar tarafından benimsenerek zamanla edebi metinlerde yerlerini aldı. Eğitim, din ve siyaset kurumları toplumsal düzeni kadın üzerinde kurdukları kontrolle korumaya çalıştılar. Kadın anlatıları silinip giderken edebiyatta kadın sesi gitgide daha da az duyulur oldu. Annenin/büyükannenin anlattığı hikaye yerine eril dilin derlediği metinler okurların karşısına çıkarıldı.

Türkiye’de Tanzimat’tan başlayarak 1980’lere kadar edebi metinlerde kadınlar ailede düzeni sağlayan, toplumsal kuralların uygulayıcısı itaatkar kişiler olarak resmedildi. Bireysel kadın hikayelerine neredeyse hiç yer verilmedi. Kadının temsil ettiği en önemli değer iffet, en kutsal görevi annelik oldu. Ne zaman ki kadınlar ekonomik bağımsızlıklarını kazanmaya, toplumsal ve politik hayatta etkin rol oynamaya başladılar, edebiyat bu toplumsal dönüşüme kayıtsız kalmadı ve kadın hikayeleri kitaplarda yer bulmaya başladı. Dünyada artan sıklıkla ortaya çıkan sınıfsal mücadele, insan hakları ve kadın hareketleri edebiyatı da dönüştürdü. Kadının var oluş mücadelesi ya kendini gerçekleştirerek kadın kimliğini yeniden inşa eden ya da ataerkil düzende bastırılmışlığının sonucunda kendi çocuklarıyla çatışmalar yaşayan kadınlar üzerinden anlatıldı. 1980 sonrası edebiyatta Füruzan, Leyla Erbil, Latife Tekin, Sema Kaygusuz gibi kadın yazarların eserlerinde işçi kadınlar, geleneklerin baskısı altında özgürleşemeyen ve eve hapsedilen anneler, ataerkil düzeni devam ettiren anneleriyle çatışan kızlar, kadın olma hallerinin sorgulanmasının önünü açtı. Edebiyatta yaşanan bu değişim sorgulayan, yıkan ve yeniden inşa eden bir dil yarattı. Bu dil kadını evcilleştiren, sessizleştiren eril dilin aksine annenin dilinden beslenen yaratıcı, doğurgan ve dönüştürücü bir dildi.

Annesinin hikayesine kulak vermiş, her türlü bastırılmışlığın içerisinde susturulan o sesi duymuş bir yazar kendi yaratıcı gücünün de farkına varır. Annenin hikayesinden beslenen dil erkin karşısında durur ve onun yarattığı yapıları yerle bir eder. Annenin sesini duymak, onun hikayesini dinlemek neden bu kadar önemli? Sema Kaygusuz bu soruya “Anneyi Gör, Öyle Büyü”[1] yazısında Sekine Evren’in hayatından kesitler sunarak cevap veriyor. Henüz on dört, on beş yaşlarındayken 1937-38 katliamında ailesini kaybeden ve Manisa’da bir subaya evlatlık olarak verilen[2] Sekine, yıllar sonra Kenan isimli bir subayla evlenerek hayatına Sekine Evren olarak devam eder. Sessiz, içe kapanık ve fark edilir derecede kederli yaşamını sürdürdüğü evinde kızlarına hikayesini tam olarak anlatamaz. Bir bakıma sürgün bir kadın olarak geçmişinden, toprağından, bağlarından koparılan Sekine, kendisine hazır sunulan bir yaşamda anlatamadığı hikayesiyle toprak olur gider. Anlatılamayan hikayenin yok olmasının sorumluluğu elbette sadece anlatıcıda değil. Kaygusuz, anlatıcı kederli sessizliğiyle seslendiğinde onu kaç kişinin dinleme cesareti gösterdiğini sorgulayarak okur olarak bizleri annenin hikayesini dinlemeye davet etmekte: “Hayatlarımızın içinde kanlı bir geçmişle dolanan bu hayaletsi kadınların, kokusuyla büyülendiğimiz annelerimizin afallatıcı hikayelerini dinleme cesaretini aramızdan kaç kişi gösterebildi?” (s.34). Hırpalanmış bedeni, bastırılmış kadınlığı ve suskunluğuyla seslenen anneyi duyan evlat, erkekliğin inşa edilme hikayesini dinler aslında. Anne, anlatamadığı hikayesiyle erkin karşısında durur ve duyulmayı bekler. Hikayesi ne kadar değiştirilirse değiştirilsin özünü hiç kaybetmez. Kırmızı Başlıklı Kız masalının okuru kız evlatlar, gün gelir büyükannenin hikayesini mutlaka duyar ve kendi hikayelerini yazmaya başlar.


[1] Kaygusuz, Sema, (2019). Aramızdaki Ağaç. Metis Yayıncılık: İstanbul. [2] Yazar değindiği tarihi olaylara kaynak olarak Nezahat Gündoğan ve Kazım Gündoğan’ın Dersim’in Kayıp Kızları (2012) adlı kitabını göstermektedir.

Kapak Görseli: rawpixel

Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları bölümünden mezun oldu. Çalışma alanları arasında azınlık edebiyatı, toplumsal cinsiyet, mekan ve aidiyet konuları yer alıyor. 2013’ten beri İstanbul Teknik Üniversitesi’nde çalışıyor.

Yoruma yanıt